‘yaz’ın denemesi
Ne güzeldi ne güzel Solaklı’nın Deresi
ondan geriye kalan betondan set serisi. Galiba böyle hayıflanmalar daha çok dile
geleceğe, kalemlere dokunacağa benziyor. Burdan dile getirmek
istiyoruz.Haykıran sükûtlarımız var bizim . Tabiatın dengesini bozmayın ,
rüyaların dinginliğinde yaşadığımız bu coğrafyanın anılarından gelecek
nesilleri mahrum bırakmayın!.
ses’SİZ’ olun birileri d/uyuyor !!
Solaklı Vadisinin üzerinde inşaatları
devam Hes projelerine karşı bu toprakların bir evladı olarak, direnen yöre
insanının haklılığını ortaya koymak adına can damarı, cennettin tecelli
âlâsından bir kesiti tasvir etmeye çalışıyoruz. Bu sebeple bir ses’te biz olmak
istedik. Yaz başlarında biraz bulanık
aksa da mayasına nice pınarların karıştığı , geçip geldiği her köyün suyunu
içen Solaklı deresinin anlatacağı çok şey var insanoğluna. Bu bazen geçim derdindeki
insanın pamuk ipliğine bağlı ulaşım öyküsü bazen de birbirine kavuşamayan
sevdalıların öyküsü oluverir . Onların habersiz oldukları şahitleri de üzerindeki
köprüler olur. Aktıkları dere yataklarında üzerlerinde kurulan köprüler, nice
yolları birbirine bir zincir halkası gibi bağlı tutarlar. Bunlardan sadece biri
Tarihi ,’Hapsi yaş Köprüsü’. Yılların yorgunluğunu üzerinde taşıyan bu ahşap
geçit zaman içerisinde tahrip olmuş olsa da, aslına uygun otantik yapısı
muhafaza edilerek yeniden inşa edilmiş. Bu haliyle akıp gidene zamana tanıklık
etmeye devam ediyor.
Solaklı Vadisi’nde akan derenin engin
çağıltısı, arkasında çay bohçası yüküyle beli iki büklüm olmuş karedeniz
kadınının söylediği yanık türkülere karışır kimi zaman. Öyle ki, dere yağmurla
bir olup ta coştuğu zaman denize bir an evvel yetişme çabasındadır. Türkülere
konu olan kiminin içerlediği, kiminin ise görünce mutlu olduğu taşkın bir ırmak
heybetindeki derenin, denize döküldüğü yerden Uzun Göl’ün zirvesine uzanan bir
yolculuğa çıkalım istiyorum.
Adeta bir botanik bahçesi gibi endemik
türleri doğasında barındıran vadi, apansız bastıran dumanla birleşince derin
bir nefes gibi ince ince insanın içine işliyor. Ekolojik denge bölgeye ziyaret
gelen turistler tarafından hoyratça bozulsa da doğa kendini bir şekilde
yenileme fırsatı buluyor.
Derenin kıvrımları gibi uzunca bir
yoldan ilerlerken bir yandan metrelerce yüksekten dökülen şelaleleri
izleyerek, yıllara meydan okuyan bir
yayla geleneği; boğazlı, çam ağacı yaylaların arasından geçiyor düzlüğe varıyoruz.
Sis bulutlarıyla yıkanmış dağ yeşilleri daha bir parlıyor ve bulutların
arasında saklanan güneş ,vadinin yeşil örtüsünden aldığı ışığı, sıcaklığı
bizlere yansıtıyor azıcık ta olsa. Ağustos ayının son günlerindeyiz. 2300 metre
rakımda sonbahar tüm ciddiyetiyle karşılıyor bizi. Bu mevsimde ortalığı bir tül
gibi kaplayan sis bulutu sayesinde yaz boyunca çiçekler ve çimenlikler daima
yeşil kalıyor.
Bu dar yollar yaylalara bağlantıyı
sağlasa da bilinmeyen yönleri vardır aslında. 1. Cihan harbinde verilen bağımsızlık
mücadelesine tanıklık etmiş, üzerinde yaşananlar dilden dile, nesilden nesle
bir efsane tadında, gurur okşarcasına anlatıla gelmiş ve tarihin tozlu
sahifelerindeki yerlerini çoktan almıştır.
Karakaya dağı karlı zirveleri ve
eteğindeki türlü türlü çiçeklerle bir gelini andırıyor. Gün batımında
yoğunlaşan havanın silueti ayağımızın altında buluttan bir deniz izlenimi
veriyor ve büyüleyici bir manzara oluşuyor. Bu estetik görünüm karşısında insan,
kul olma bilincini tabiattaki bu manzarayı görünce daha iyi idrak ediyor.
Düşler ülkesindeymişiz izlenimi veriyor bize
doğa. Bu görünümü karşısında adeta yeryüzünden kaçar gibi dağlara sığınmamız
haklılığımızı kanıtlar nitelikte.
Yorucu yolculuk bizi sükûnete
erdiriyor. Eve vardığımızda yanan kuzine sobasının sıcaklığı karşılıyor bizi. Bir
yandan da çatının çinkolarına düşen yağmur damlalarının melodisi eşliğinde
oracıkta uyuyuveriyoruz.
Adeta yenilenmiş gibi dinç bir şekilde
kalkıyoruz ertesi güne. Gece boyu süren fırtına diniyor ve güneş yüzünü
göstermeye başlıyor. Derhal bir gezintiye çıkıyoruz.Tırpanla ,hayvanlarının
kışlık yiyeceğini temin için çayır kesen abimizin yanında alıyoruz soluğu.
Muhabbet ederken bir yandan da tırpanı elimize alıyoruz ve çayır kestiğimizde
efsunlu bir koku sarıyor ortalığı. Bir başka güzel oluyor tabi bunun hazzı. Her
ne kadar güç, kuvvet isteyen yorucu bir iş olsa da.
Otantik yapı, kültür kimliği halâ
yaşama direniyor bu topraklarda. Yöreye has mizahı ve renkli kişiliklerini
yansıtıyor bizlere, yüzlerindeki çizgiler geçip geldiğimiz yolların birer
kıvrımları andıran, yayla güneşinin ısıttığı hür
yürekli insanlar.
Zaman çabuk geçiyor burada ve Eylül
ayının başında ılık ılık esen rüzgâr yayladan ayrılma vaktinin geldiğini haber
veriyor. Biz yola koyulurken, yaz başlarında yaylaya çıkan göçler de köylere
dönüş için tatlı ama bir o kadar da meşakkatli bir telaşenin içerisine
giriyorlar. Yayladan göçler inerken buralar artık gugu kuşlarının yalnızlık
tınısındaki terennümleriyle baş başa kalıyor ve bir dahaki yaz başına kadar
kaderine terk ediliyor.
Bu dağ silsilesini arkamıza alarak
yavaş yavaş ayrılıyoruz. Zirvesine beyaz yorganı giymiş bu yüce dağlar yıl
boyunca hiç çıkarmıyor bu beyazlığı üzerlerinden. Uzaklaştıkça sarp yollar ve evler
bir dahaki seneyi iple çekiyoruz edasıyla selamlıyor bizleri. Kayaların
diplerindeki mor dağ çiçekleri zarafetin birleştiği bu tabloda güzelliklerini
sergiliyorlar adeta. Bir sonraki durağımız Sultan Murat yaylası ‘Şehitlik Tepesi’.
I.Cihan harbi sırasında istilacı ve işgalci Rus ordularına karşı savaşan
Osmanlı ordularının bir şehitliği var burada. Ecdadın makberini Kur’an ile
süsleyip oradan ayrılıyoruz. Her adım atışımızda bu topraklar bizim tebessümü ve
ayette geçtiği gibi ALLAH emretti diye göğe bakışımızdan mütevellit yüzümüzde
şükretmenin sevinci beliriyor.