24 Ocak 2014 Cuma



        ‘yaz’ın denemesi  

Ne güzeldi ne güzel Solaklı’nın Deresi ondan geriye kalan betondan set serisi. Galiba böyle hayıflanmalar daha çok dile geleceğe, kalemlere dokunacağa benziyor. Burdan dile getirmek istiyoruz.Haykıran sükûtlarımız var bizim . Tabiatın dengesini bozmayın , rüyaların dinginliğinde yaşadığımız bu coğrafyanın anılarından gelecek nesilleri mahrum bırakmayın!.
ses’SİZ’ olun birileri d/uyuyor !!

Solaklı Vadisinin üzerinde inşaatları devam Hes projelerine karşı bu toprakların bir evladı olarak, direnen yöre insanının haklılığını ortaya koymak adına can damarı, cennettin tecelli âlâsından bir kesiti tasvir etmeye çalışıyoruz. Bu sebeple bir ses’te biz olmak istedik.  Yaz başlarında biraz bulanık aksa da mayasına nice pınarların karıştığı , geçip geldiği her köyün suyunu içen Solaklı deresinin anlatacağı çok şey var insanoğluna. Bu bazen geçim derdindeki insanın pamuk ipliğine bağlı ulaşım öyküsü bazen de birbirine kavuşamayan sevdalıların öyküsü oluverir . Onların habersiz oldukları şahitleri de üzerindeki köprüler olur. Aktıkları dere yataklarında üzerlerinde kurulan köprüler, nice yolları birbirine bir zincir halkası gibi bağlı tutarlar. Bunlardan sadece biri Tarihi ,’Hapsi yaş Köprüsü’. Yılların yorgunluğunu üzerinde taşıyan bu ahşap geçit zaman içerisinde tahrip olmuş olsa da, aslına uygun otantik yapısı muhafaza edilerek yeniden inşa edilmiş. Bu haliyle akıp gidene zamana tanıklık etmeye devam ediyor.
Solaklı Vadisi’nde akan derenin engin çağıltısı, arkasında çay bohçası yüküyle beli iki büklüm olmuş karedeniz kadınının söylediği yanık türkülere karışır kimi zaman. Öyle ki, dere yağmurla bir olup ta coştuğu zaman denize bir an evvel yetişme çabasındadır. Türkülere konu olan kiminin içerlediği, kiminin ise görünce mutlu olduğu taşkın bir ırmak heybetindeki derenin, denize döküldüğü yerden Uzun Göl’ün zirvesine uzanan bir yolculuğa çıkalım istiyorum.
Adeta bir botanik bahçesi gibi endemik türleri doğasında barındıran vadi, apansız bastıran dumanla birleşince derin bir nefes gibi ince ince insanın içine işliyor. Ekolojik denge bölgeye ziyaret gelen turistler tarafından hoyratça bozulsa da doğa kendini bir şekilde yenileme fırsatı buluyor.
Derenin kıvrımları gibi uzunca bir yoldan ilerlerken bir yandan metrelerce yüksekten dökülen şelaleleri izleyerek,  yıllara meydan okuyan bir yayla geleneği; boğazlı, çam ağacı yaylaların arasından geçiyor düzlüğe varıyoruz. Sis bulutlarıyla yıkanmış dağ yeşilleri daha bir parlıyor ve bulutların arasında saklanan güneş ,vadinin yeşil örtüsünden aldığı ışığı, sıcaklığı bizlere yansıtıyor azıcık ta olsa. Ağustos ayının son günlerindeyiz. 2300 metre rakımda sonbahar tüm ciddiyetiyle karşılıyor bizi. Bu mevsimde ortalığı bir tül gibi kaplayan sis bulutu sayesinde yaz boyunca çiçekler ve çimenlikler daima yeşil kalıyor.
Bu dar yollar yaylalara bağlantıyı sağlasa da bilinmeyen yönleri vardır aslında.  1. Cihan harbinde verilen bağımsızlık mücadelesine tanıklık etmiş, üzerinde yaşananlar dilden dile, nesilden nesle bir efsane tadında, gurur okşarcasına anlatıla gelmiş ve tarihin tozlu sahifelerindeki yerlerini çoktan almıştır.
Karakaya dağı karlı zirveleri ve eteğindeki türlü türlü çiçeklerle bir gelini andırıyor. Gün batımında yoğunlaşan havanın silueti ayağımızın altında buluttan bir deniz izlenimi veriyor ve büyüleyici bir manzara oluşuyor. Bu estetik görünüm karşısında insan, kul olma bilincini tabiattaki bu manzarayı görünce daha iyi idrak ediyor.
 Düşler ülkesindeymişiz izlenimi veriyor bize doğa. Bu görünümü karşısında adeta yeryüzünden kaçar gibi dağlara sığınmamız haklılığımızı kanıtlar nitelikte.
Yorucu yolculuk bizi sükûnete erdiriyor. Eve vardığımızda yanan kuzine sobasının sıcaklığı karşılıyor bizi. Bir yandan da çatının çinkolarına düşen yağmur damlalarının melodisi eşliğinde oracıkta uyuyuveriyoruz.
Adeta yenilenmiş gibi dinç bir şekilde kalkıyoruz ertesi güne. Gece boyu süren fırtına diniyor ve güneş yüzünü göstermeye başlıyor. Derhal bir gezintiye çıkıyoruz.Tırpanla ,hayvanlarının kışlık yiyeceğini temin için çayır kesen abimizin yanında alıyoruz soluğu. Muhabbet ederken bir yandan da tırpanı elimize alıyoruz ve çayır kestiğimizde efsunlu bir koku sarıyor ortalığı. Bir başka güzel oluyor tabi bunun hazzı. Her ne kadar güç, kuvvet isteyen yorucu bir iş olsa da.
Otantik yapı, kültür kimliği halâ yaşama direniyor bu topraklarda. Yöreye has mizahı ve renkli kişiliklerini yansıtıyor bizlere, yüzlerindeki çizgiler geçip geldiğimiz yolların birer kıvrımları andıran, yayla güneşinin ısıttığı  hür yürekli insanlar.
Zaman çabuk geçiyor burada ve Eylül ayının başında ılık ılık esen rüzgâr yayladan ayrılma vaktinin geldiğini haber veriyor. Biz yola koyulurken, yaz başlarında yaylaya çıkan göçler de köylere dönüş için tatlı ama bir o kadar da meşakkatli bir telaşenin içerisine giriyorlar. Yayladan göçler inerken buralar artık gugu kuşlarının yalnızlık tınısındaki terennümleriyle baş başa kalıyor ve bir dahaki yaz başına kadar kaderine terk ediliyor.
Bu dağ silsilesini arkamıza alarak yavaş yavaş ayrılıyoruz. Zirvesine beyaz yorganı giymiş bu yüce dağlar yıl boyunca hiç çıkarmıyor bu beyazlığı üzerlerinden. Uzaklaştıkça sarp yollar ve evler bir dahaki seneyi iple çekiyoruz edasıyla selamlıyor bizleri. Kayaların diplerindeki mor dağ çiçekleri zarafetin birleştiği bu tabloda güzelliklerini sergiliyorlar adeta. Bir sonraki durağımız Sultan Murat yaylası ‘Şehitlik Tepesi’. I.Cihan harbi sırasında istilacı ve işgalci Rus ordularına karşı savaşan Osmanlı ordularının bir şehitliği var burada. Ecdadın makberini Kur’an ile süsleyip oradan ayrılıyoruz. Her adım atışımızda bu topraklar bizim tebessümü ve ayette geçtiği gibi ALLAH emretti diye göğe bakışımızdan mütevellit yüzümüzde şükretmenin sevinci beliriyor.

22 Ocak 2014 Çarşamba



‘rızkımız’ rezervasyonda

Kulluk rehberimiz ve hayat programımız, okyanuslara açılan bir kapı gibi çok çeşitli hikmetleri bünyesinde muhteva etmektedir. Bu hikmetlerden bir tanesi de rızık konusudur.

Çocukluğumuzun geçtiği, hali hazırda yaşadığımız tarihi yarımadanın bir ücra köşesinde kalmış diye bizce özel bir tasvir de bulunduğumuz, tarihin birçok sahnesine bizatihi tanıklık etmiş bir yer. Yüzeysel olarak tabir edişimiz, belki de üzerinde gezindiğimiz bu toprak parçasının manevi dokusunun tam olarak idrakinde olamayışımızdan. Bir olgunluk zamanı gerekli buna sebep öyle ki mahzunluğunu yaşayanlar olduğunu düşünüyoruz. Daha çok evvel ki neslin tanıklık ettiği inancın zuhurlarından bir tanesi olan unutulmaya yüz tutmuş bir kültürü, geleneği hatırlatmaktı âcizane niyetimiz. Evet, Mimar Sinan’ın muhteşem eserlerinden bir tanesi olan ihtişamlı ve teşekküllü bir camiye girmiştik vakitlice. Tam karşısında mezar taşı yapan bir mermer atölyesi. Bir geleneğin sürdürüldüğünü görmek hâlâ bir şeylerin az da olsa yaşandığını gösteriyor. Giriş kapısının hemen üzerinde ‘er-Rızku alAllah’ levhası. Ecdadın strese karşı düstur edindiği ilaçlardan bir tanesi olarak ta halk arasında kullanılmıştır. Gelelim içerisinde bulunduğumuz zamana biliniyor diyebilir miyiz muhakkak ama ne ölçüde?  Evet, biliniyor olmasına rağmen idrak edilememiş bir gerçek işte bu ; “Allah-u Zülcelal’in rızıklara kefil olduğudur”.

Bir de şu var tabi kısmet meselesi. İnsanın kısmetle imtihanı ..Yeri gelmişken hatırlatalım istedik  kur/an ile ins/an ikiz kardeştir der  ya alemlerin efendisi s.a.v ve hani hep 'ruh ikizi' mizi arar dururuz ya ?  ruh ikizimiz kur/an işte ! Aslında hepimiz farkındalık testine tabiyiz. Fark edenler yalnızca kazanacak olanlardır. İnsanın kendisine yaradılış gayesine binaen rehber mahiyetinde tutunma halkaları tahsis edilmiştir.
İşte hem bu dünya da hem de öteki dünya da bizlerin tutunduğu garanti belgelerimiz, tutunma halkalarından bir tanesi Bak-ara suresinin 212. ayetinde "Allah dilediğine hesapsız rızık verir." buyrulmuştur.
“Rızıklar hiç umulmadık bir zamanda, umulmadık bir şekilde, umulmadık bir yerde ummadığımız birinin eliyle, ummadığımız bir gizemle, özel olarak gönderilir ve adrese teslim edilir.”

Böylelikle tevhidin bir şartının da; “Allah’ın takdirine razı olmak” olduğu doğrudan teslimiyetin inancı olarak tezahür etmiş bulunur.

 ‘Ayette geçiyor  İnanıyorsak' üstünüz .. İnancımıza ters bir durumu bu ümmete neşretmeye çalışanlar üstün gibi görünüyorlar unutmadan ‘ inanmışsanız' ın altını tekrar çizelim !

O'nun Rezzak ismini doğru dürüst tanımıyoruz. İnsan unutkandır Allah'ın Rezzak ismini unutma...
Bir tefekkür neşvesi ışığında sözü Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz.lerine bırakalım

Açılır bahtımız bir gün kapandıkça kapanmaz ya
Sebepler hâlk eder hâlık kerem babın kapanmaz ya
Benim Hakk’a münacatım değildir rızk için haşa
Hüdâ razzak-ı alemdir rızıksız kul yaratmaz ya