18 Ekim 2013 Cuma

zarif bir boşluk zamanla aramda
takvim yaprağı ve kozmik düş
uzayan ikindi gölgesi altında
usulca kalk ve yola düş

14 Ekim 2013 Pazartesi



' ş ü k r ü m ü z ü ' k a y b e t t i k h ü k ü m s ü z d ü r . . .
Bir şükürsüzlük yolundayız ki başı ve sonu uçsuz bucaksız bir derya. Yaradılış gayesinin temel unsurlarından bir tanesi olan şükretme nimeti ne yazık ki zamanımızda samimi ve halis niyetle aranılan bir hal durumundadır. Asıl mesele şükredememekten ziyade belki de içerisinde bulunduğumuz hâl ve vaziyete şükrü düşünememekten ileri gelen bir şükürsüzlük iştahsızlığı.
Yaşadığımız imtihan dünyasında  bizler her halimizle bir sınavdan geçiyoruz. Bu fani hayat önümüze koyulan bir sınav kağıdı ve bunu geçebilmenin bir yolu da  “şükür”. Nitekim Allah u Teâla şükrü dilinden düşürmeyen kulunu sever.
Şükrü ve şükürsüzlüğü ele alalım öncelikle. Şükür’ün ölçüleri kanaat, rıza, iktisat ve memnuniyettir diyebiliriz. Öte yandan şükürsüzlüğün ölçüleri haram-helâl ayrımını gözetmemek, hürmetkarsızlık, müsriflik ve sınırsız insan ihtiraslarıdır diyebiliriz. Çoğu zaman da şikâyettir. Bu da şükürsüzlük ve sabırsızlık halinin dışa vurumudur. Bu durum kişinin imanının zayıflığını gösterir ki büyük mesuliyeti mevcuttur ve verilen nimetlere nankörlüktür. Yüce ALLAH Bakara Sûresi’nin 152. Ayet-i kerimesinde “ Siz beni anın, ben de sizi anayım.(Ve) bana şükredin; nankörlük etmeyin.” Buyurmuştur. Dünyalık kazanımlarda kendisinden daha iyi durumda olanlara bakıp ta “ Allah bana ne verdi ki diye söylenerek şikayet edenler , Allah’ın nimetlerinin farkında olmayan bir aymazlık halindedirler. Rabbimiz kalu bela da verdiğimiz sözü hatırlatmak için  bela verir ve biz yine deneniriz.
Bela gelince
Nankör der ki: Ey ALLAH'ım ! Ben bunu hakedecek ne yaptım?

Nimet gelince
Şükür ehli der ki: Ey ALLAH'ım ! Ben bunu hakedecek ne yaptım?
ALLAH bizleri şükür ehlinden olanlardan eylesin.
İbret alacağımız bir kıssa paylaşmak istiyorum. Aslında içinde bulunduğumuz çağda bilinç altımıza empoze edilen kavramlar , rızk endişesi  vs mevcut . Bu kavramlar şükürsüz toplumlarda daha etkili bir silah olarak kullanılır açlık ve korku elbisesi giydirilmeye çalışılır. Bu da günlük yaşantıdan tutun da manevi duyguların ,yapılan duaların dahi nasıl da yıpratıldığı insanların dini değerlerden nasıl uzaklaştırılarak ALLAH’ın unutturulmaya çalışıldığının bir göstergesidir.
Zamanın birinde bir ALLAH dostu şöyle dua etmiş:
“Ya Rab, bu kadar insan Sana dua ediyor, Senden bir şeyler istiyorlar. Ya Rab! Ben merak ettim, Senden ne istiyorlar. Bana bunları bildir ya Rab!”

ALLAH bu dostunun duasını kabul etmiş ve kendisine edilen tüm duaları veliye bildirmeye başlamış. Mübarek edilen duaları duydukça gitgide erimeye, kahrolmaya, üzülmeye başlamış. Öyle ki artık dayanamaz hale gelmiş. Ve Şöyle yalvarmış:

“Aman Ya Rab! Bunu benden al ALLAH’ım.”
“Neden ya kulum?” diye ALLAH sorunca
“Aman Ya Rab! Senden neler neler istiyorlar. Dayanamadım.” demiş.

ALLAH : “Evet, benden ev istiyorlar, araba istiyorlar, aş, iş, eş istiyorlar, sağlık mutluluk istiyorlar.

Ama BİR TEK BENİ İSTEMİYORLAR” demiş.
 
Yapılan en ufak iyilikte dahi karşısındaki insana teşekkür etmede bir hayli cömert davranan insan kendisini  mükemmel bir fıtratta yaratan Rabbine karşı neden bu kadar cimri olur ?
ey insan !
seni sonsuz ikram sahibi Rabbine karşı aldatan ve isyana sürükleyen nedir ?  
bu senin yaptığın iş mi ?

şerefli kuran
3 tane her derde deva 'kür' bakımı var ...

teşek'kür' - nimetlerin farkında olmak
tefek'kür' - eserleri derin düşünmek
tezek'kür' - ALLAH'ı kalbinden çıkarmamak

'kür' bakımımızı mutlaka her daim yapmaya gayret gösterelim.
Şeyh Sâdî’nin  şu hikmetli sözü ile son noktayı koyalım
"Cenâb-ı Hakk'a şükürden yüz çevirme ki, yarın mahşer günü boynu bükük kalmayasın!.."
Selam ve dua ile..

9 Ekim 2013 Çarşamba



kabından çık , kabe'ne dön

Yakın zaman içerisinde yazılı ve görsel medyada takip ettiğimiz kadarıyla  epey gündem oluşturdu bu  ‘israf lafzı’.Hatta bu durumu önlemeye yönelik hummalı çalışmalar söz konusu. Özellikle ‘ekmek’ konusunda. Temenni ediyoruz ortaya konan ‘emek’ler israf olmaz.Lakin konuya farklı  ve de gerçekçi bir perspektiften bakacak olursak bunlar kısa vadede birtakım pansuman tedbirler olmaktan öteye geçemeyeceklerdir. Neden mi ? Nedeni  teorik olanı pratik olarak hayata tatbik etme eksikliği. Biraz terimsel olan bu ifadeyi açıklamaya çalışalım. Aslında israfın temeli  hayat nizamının insicamını bozan ‘manevi tahribat ve ahlâk israfı’na dayanmaktadır.. ‘Manevi’ israfı önleyemediğimiz müddetçe ‘maddi’ israfın olması kaçınılmaz olacaktır.
 Aslında hepimizin bildiği temele dayanan birtakım realitelere değinmek istiyorum kısaca.
‘Manevi tahribat ve ahlâk israfı dedik’ tabiki bu birden bire ortaya çıkmış bir durum değil.Asırlık planlar neticesinde tarihin akışı içerisinde vuku bulmuş elzem bir durumdur. Özellikle son çeyrek yüzyıl da etkileri menfi olarak hayli nispetler de  görülmekte.Yine bunun paralelinde toplumun içine sinsice atılan tefrika tohumlarını yeşermiş vaziyette görmek mümkün. Girmeden tefrika bir millete düşman giremez. Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez diyen kürsülerin fatihi istiklâl şairi yazarı Mehmet Akif Ersoy bunu yıllar yılı öncesinden söylemiştir.
 Tahrif, kendimize ve medeniyetimize yabancılaşma ve sekülerleşme süreci inanılmaz boyutlara doğru gidiyor. Zaten istenilen muhallebi gibi gevşek müslümanlar olmamız.    Bunla ilgili gerçek bir anektod paylaşalım. Yıllar önce gazeteciler, İsrail Devleti’nin o günkü başbakanı Şimon Perez’e “Kur’an-ı Kerim, sizin devletinizin yıkılacağından haber veriyor” diye hatırlattıklarında, Perez şu cevabı vermiş: “Kur’an’ın bahsettiği Müslümanlar gelsin, düşünürüz.”
 Sosyolojik araştırmaların son dönemlerde popularitesini koruyan konularından birtanesi ‘modernizm’in tutsağındaki müslüman.Bir tabir kullanılıyor yer yer. ‘ Birtakım kimseler kimlik arayışı içerisine girdi diye. Bunu kısmen doğrulayabiliriz. Yapılan sosyolojik araştırmalar ışığında bu bulgular temelleniyor.Göze çarpan en önemli bulgular, bireycilik ve ben merkezli bir eğilim,genel hayat ve ekonomik şartlarından memnuniyetsizlik. Eğilimin gidişatı birleştirici olmaktan ziyade ayrıştırıcı nitelikte. Namazda saf tutarken omuzlar birbirine değiyor lakin nafile ... kalpler arasında kilometreler var .
 Dindar nesil ortamı oluşturulmak isteniyor. Bu hamlenin olabilmesi için bazı aşamalardan geçilmesi gerektiği ortaya çıkıyor.Göz ardı edilmemesi  gereken gerçek şu ki ; bizler toplum bazında ve ülke sathında henüz daha ‘madde’ aşkından ‘mâna’ aşkına geçiş sürecindeyiz. Bu sürecin daha uzun mu süreceği yoksa daha mı kısa olacağını zaman gösterecek. İşte tam bu noktada bir parantez açmak istiyorum . Bir deyişle şöyle diyebiliriz eskiden insanlar ‘takva’sı ile değerlenirken şimdilerde ‘marka’sı ile değerlenir oldu denilebilmektedir.Kapitalizm bir ‘moda’ kavramıyla kendisine son sürat köleler edinebilmekte ve bu halka gün geçtikçe de büyüyebilecek ortam bulabilmektedir.. Nureddin Yıldız’ın ibretlik bir sözü var” Biz Allah’a tutunmayı unutunca, tutunduğumuz her şey başımıza belâ oldu.
 İşte bu ‘madde’aşkından  ‘mana’ aşkına geçiş denemelerinin ve bu sürecin muzaffer olabilmesi değirmene su taşıyan çarkın değişmesiyle mümkün olacaktır.Bu bahsettiğimiz satır başları meşru daire içerisinde çözüme kavuşturulmayı bekleyen mühim meseleleri ihtiva etmektedir.Ahlâktan yoksun toplumların dünya sahnesinden silinip gideceği gerçeğinden hareketle bizlere birey bazında büyük sorumluluklar düşmektedir.Efendimiz s.a.v ‘in ahlâkını örnek alarak yapmamız gereken işlerle meşgul olmalıyız. Hayat rehberimiz de ‘aleyküm enfüseküm ( siz kendinize bakın demiyor mu ?). Şunu tersine çevirmek için uğraşmamız gerek; çocuğa ahlâkı , edebi , aşılayan kadın o halde  toplum bozuldu çünkü kadın bozuldu.
Yine Nureddin Yıldız’dan ilhamla söylersek ; Dini dert edinmek , şehirde bir ev edinmek , yaşam için gerekli bir iş edinmek , huzurlu bir hayat için eş edinmek gibi algılandığında mesele hallolmuştur demektir. Alemlerin BEYefendisi s.a.v  cemaatte rahmet , ayrılıkta azap vardır buyurmuşlardır.Ümmet bilinci ile islam medeniyetinin tasavvurunu  ortaya koymak için dua ediyoruz  ya Cami ! C'ebrail , A'zrail , M'ikail , İ'srafil hatrına topla bizi ...
Müslüman islam gibi bir kimliğe sahip iken , kimlik arayışına giremez. Haydi kabı’ndan çık kabe’ne dön.
Not: Başlık için Münib Engin Noyan’ın söyleminden alıntı yapılmıştır.










yüzünden istanbul’u okuyorum
bir ücra köşe bura yalnız ve özel
hayal kurmak meşakkatli diyorum
ruhuma perde olmayınca ne güzel


dağlara giden yolları sana benzetişim
giderken söylemek boşta ve boşlukta
saka kuşunun senfonisi buna diyelim
dipsiz ve karanlık çukur  araf'ta

8 Ekim 2013 Salı



İslam iktisadı notlarından ve bdps/ krs 

Temelde iktisadi teorideki işlevleri ele almadan önce islam perspektifinden bir tahlil yapmak gerekir. İslamın  hayatın her alanında olduğu gibi ekonomi alanında da hükümleri mevcuttur. Tabi ki bunda amaç insanların refah seviyesi ve selahiyetidir.Tarihin akışı içerisinde ortaya çıkan ekonomik sistemlerin  amacının da bu doğrultuda olduğu söylenebilir. Ama yöntem ve en iyi sonucu elde etme düşüncesinden hareketle karşıt görüşlerin mevcudiyeti hayat bulmuştur.
Kulluk rehberinde tabi hayat ilahi müeyyidelerle belirlenmiştir. İstikamet bellidir. Baktığımızda       BAK-ARA , Maide ve birçok yerde geçmektedir.
Gelelim islam ekonomisine  islami anlayış ,  her ne kadar  kapitalizm ve sosyalizmin  olumlu yanlarını muhteva ettiği söylense veya kabul edilse de iktisat tanımını sınırsız insan ihtiraslarının (!) sınırlı kaynaklarla karşılanmaya çalışılmasıdır şeklinde  bu ekonomik sistemlerle bağdaştıran görüşü  menfaatçilik ve sömürü zihniyeti yönünden  esas itibariyle çürütür.
Batı ekonomilerindeki insanın ben merkeziyetçi  görüşünün aksine islam ekonomisinde birey, ferdi ve toplum bazında fayda sağlayacak görüş doğrultusunda olur.
İslam ekonomisinde temel prensiplerden bazıları  faizin olmayışı , zekat , israfın olmayışı , ticaret serbestisi ve toplum yararına olacak olan fayda kavramlarıdır. İslam ekonomisi esasen iki dünya menfaatini birlikte mütalaa ediyor.
Bu prensiplerin bir kısmına ülkemiz açısından değinmek istiyorum. İnancımız gereği sahiplik diye bir şey yoktur herkes varlığının emanetçisidir. İslam iktisadı içerisinde üretim , dağıtım ve tüketim mekanizmasında  zekat , var olandan olmayana bir dağıtımdır. Bu da toplumsal fayda kavramının en güzel örneğidir.
 Faiz mahiyeti itibariyle üretmeden , risk alınmadan paranın satılması olarak bilinir ve bu konuda çok çeşitli görüşler vardır. Serbest piyasa ekonomisini benimsemiş ülkemizde  rakamlara göz attığımızda 2013 yılı bütçesinde giderlerin  404 milyar dolar ve bunun 53 milyar dolarının faiz gideri olacağı öngörülüyor. Bir yılda 52 hafta olduğuna göre haftalık  1 milyar doların küsüratıyla birlikte faize gittiği görülüyor. Borç verecek güçte olan bir ülkenin bu kadar faizi nereye ödediğini merak ediyoruz doğrusu.
Faiz odağındaki bir bankacılık sisteminden bahsedelim  borca dayalı para sistemi ve kısmi rezerv sistemi. Bugün dünyanın nereye geldiğini anlamak için BDPS’yi iyi anlamak gerekmektedir. Ülkelerin üzerinden faiz ve borçlanma yoluyla onları sömürerek servetlerini mütemadiyen yerel ve en çok da küresel bankacılara aktaran bir sistemdir.  İlgili kaynak incelendiğinde  batmakta olan ve sırasını bekleyen ülkelerin  sistem olarak çatırdayan AB’nin içerisinde bulunduğu durumu daha net anlayacaksınız.(Kaynak ; http://drcetiner.org/egitim-videolari/borca-dayali-para-sistemi.html ).
Bu gerçeklerin farkında olabilmek ve çevremizdekilere fayda sağlayabilmek dileğiyle ..